Sessizce

Kesik kesik sözcükler yankılanıyordu kulaklarında. Söylenmemiş şeylerdi. Yarım kalmışlar, ama çoğunlukla anlamsızlar. İkisi de böylesi bir sessizliğe ihabet etmeye cesaret edemiyordu. Uzandıkları yeşillik çok ıssızdı. Öyle ki birbirlerine rağmen kimsesiz hissediyorlardı kendilerini. Bir yerlerde unutulmuş ve sonra hiç hatırlanmamışlar gibi. Ruhları yanlış bir akıntıyla sürükleniyordu. Adamın gözlerinde bir damla yaş belli belirsiz. "Niye hep ölüyorsun?" Anlamsız fısıltıların arasında kaybolup gideceğini düşünerek açmıştı şom ağzını. Kadının duyduğu açıktı, ama tepki vermiyordu. Gözleri kapalıydı. "Çünkü sen izin veriyorsun" dedi kadın adama hiç bakmadan. Ellerini kafasının ardında kavuşturmuş, sanki orada değilmiş gibiydi. Sessizlik oldu, bir kaç kuru yaprak savrulurken yanlarından. Üzerlerine koca bir gölge düştü. Sonra doğruldu adam. Gözlerinde tedirginlik, zihninde karmaşayla vardığı kararla, yakaladı kızın elini. Kadın ilk kez açtı gözlerini ve adama dikti. "Bu kez değil" dedi adam ve ayaklandığı gibi kadını peşisıra sürüklemeye başladı.

İnsanlar her yana koşuşturuyordı şehir merkezinde. Hava kararmıştı. Uğursuz fısıltılar yoktu artık, ama "sen izin veriyorsun" deyip duruyordu içindeki ses adama. Dakikalarca yürüyüp tek kelime dahi etmediler. Sonunda kadın olduğu yerde durdu. Adam n'olduğuna bakmak için döndüğünde, kadın; "ilk kez beraber sarhoş olduğumuz yerdi değil mi burası?" dedi. Adam başıyla onayladı; "ve ilk kez seni öptüğüm yer." "Sarhoşluğumdan faydalanmışsın, ben seni pek tutmamıştım o gün" dedi muzurca gülümserken. "Ben de seninle bir ömür geçirmeyi düşünmemiştim" diye yanıt verdi adam. Güldüler, ve hemen sonra "işe yaramayacak" dedi kadın; "çünkü olmuş olmuştur." Adam aniden ciddileşti. "Önemi yok" dedi mağrur bir tonla ve yeniden çekiştirip kadını elinden, kalabalık kaldırımda koşuşturmaya başladı. Konuşma onu öfkelendirmiş olmalıydı ki önüne gelen herkese çarparak yolunu açmaya başlamıştı.

Deniz sakindi. Sahil sahipsizdi, gece çok yıldızlı. Yıldızlardan biri ürkütücü derece büyük görünüyordu. Ufak adımlarla yürüyor ve susuyorlardı. "Sigaran var mı?" dedi kadın sonra. Hayır anlamında başını salladı adam. Sigara kullanmıyordu. Ama eskiden olsa sırf onun için paket taşıyor olabilirdi. "Belki de artık bırakmalıyım, ha?" dedi kadın alaycı bir tonla. Adam cevap vermedi. Biraz da adamın gönlünü alabilmek için "son kez gece denize girmeye ne dersin?" dedi kadın çocuksu bir sesle. Ama adam hiç oralı bile olmadı. "Vaktimiz yok" diyerek geçiştirdi onu. "Yine elbiselerimizi bulamamızdan mı korkuyorsun?" dedi kadın. Adamın dudakların arasından süzüldüğünü duydu, gergin havanın. Gülümsediğini hissetti onun. Bir kaç saniye sonra adamdan "belki" yanıtı geldi.

Şafak sökerken, şehrin uzağında çorak bir tepeye çıkıyorlardı. Adam bir eliyle kadının elini sımsıkı kavramış, diğer eli dizinde soluklanırdu. Kadının merhamet dolu bakışları; adamın yalan yanlış, toz toprak içindeki eliyle gözlerini silmeye çalıştığını farketti. Öylesi kirlenmişti ki, gözyaşlarını bu yüzde seçmek imkansızdı. Bu sırada gün henüz aydınlanmadan, yeniden kararmaya koyuldu. Devasa bir taş parçası; kızıl güneşin hüzmeleriyle dünyanın temasına mani oluyordu. Kadın kararmaya yüz tutan gökyüzüne çevirdi yüzünü. "Başladı bile, işe yaramıyor." dedi. Adam önemsemiyormuş gibi bir ifadeyle başını salladı. Son bir hırsla yürümeyi denedi ama kadın yerinden hareket etmeyince tökezleyip yere düştü. O an çok uzun süre sonra ilk kez elleri ayrıldı birbirinden. Kadın adamın gözlerini yakaladı. Pek çok anlam vardı içlerinde. Adam başka zaman olsa, bu anın hatırasıyla umudunu hiç yitirmeyebilirdi. Ama şu an bu bakışların ne anlama geldiğini biliyordu. Her şeyden çok merhamet vardı bu uçsuz bucaksız okyanusta. Bu yüzden çok derin bir acıyı hissetti kalbinde; verdiği tüm savaş, tüm bu uğraş kadını adamdan daha da uzaklaştırıyordu. "Yalnızlık" diye düşündü adam, tam olarak böyle bir şey olmalıydı. "En sevdiğimle beraber yapayalnızım." Dirayetini yitirdi. Aynı o ıssız parktaki gibi sereserpe uzandı sarı otların arasına. Hemen sonrasında kadın da adamın göğsüne başını koydu. Şimdi gün her zamankinden daha karanlıktı.

Sessizce uzandılar biraz. Bu o ıssız parktaki kulakları tırmalayan sessizlik gibiydi. İhanet etmesi cesaret isteyenlerden. Sonra adam pantolonun arka cebine uzandı. Eciş bücüş olmuş sigara paketini çıkardı ve kadına uzattı. "Nerdeyse bırakacağımı düşünmüştüm." dedi kadın paketi alırken. "Bırakmak isteseydin, zaten almazdın, değil mi?" Gülümsedi kadın ve; "muhtemelen" dedi. Çakmağı ateşlediğinde çıkan cızırtı, arkada yükselmekte olan gürültüye karıştı. Adam kızın saçlarında gezdirirken elini; "keşke hep böyle kalabilseydik" dedi kadın. Adam artık şaşırmadığını düşündü. "Tek yapman gereken zamanı durdurmak" dedi. "Çünkü sen bir daha bugünü hatırlamayacakken, ben kalan hayatımı hep bugüne kadar yaşamak istemiyorum. Sen her seferinde daha güzel bir sabaha uyanırken, ben hep bugünlerin geleceğini bilerek kabuslarla yaşamak istemiyorum. Neden sonsuza kadar bu anla yaşama..." Kadın elleri kulaklarında duymadığını işaret ediyordu. "Neden sonsuza..." adam olağan gücüyle bağırıyordu ama artık kendi sesini bile duymuyordu. Sonra çok uzaklarda bir gürültü koptu. Dünya bir o yana, bir yana savruluyordu sanki. Adam son cümlesini söylemekten vazgeçti ve kadına sarıldı. Kadın da adama. Susup çok uzaklara düşen başka bir gezgegeni dinlediler. Yer ayaklarının altından kayarken kadın son kez araladı dudaklarını; "zaten başaramazdık."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doğum Günü Tebriği

sıradan bozukluklar

Kötü Zaman