Kayıtlar

Şubat, 2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

OLUR OLUUURR, BAL GİBİ OLUR :)

Resim
Şimdi sen beni bi görsen, ya da işitsen kesin diyeceksin ki ne çok düşünür oldun sen...
Doğru vallahi..Pek bir düşünüyorum bu aralar..Lakin nasılını, nedenini koydum cam bir şişeye ..içine de tepe tepe aldanın diyerek  fırlattım burdan teee Antalya'nın tuzunu, dalgasını oldum olası sevemediğim, ikincisini de yine onun taraflarında atlatacağımı bilemediğim ölüm tehlikemin sularına...Kıyıya  vuramayacak kadar mahçup şişenin tıpası artık bu  saatten sonra kimin elinde patlarsa geçmiş ola...


   Ben düşünür oldum evet..Düşündükçe yazan, yazdıkça senden, serden geçen, geçtikçe şarap gibi güzelleşen oldum çıktım iyi mi? Nicedir görmediğim bir ahbapla denk geldik Yavuz Pastanesi'nin önünde.. Bir şaşkınlık, ardından naber nasılsınlar  tango yaptı  aynı anda soruşumuza attığımız kahkahalar sırasında :):):) Bilmeden mahsun tiksinçliğini ve neticesini seni soruşlara sıra geldiğinde farkettim ki İyidir demenin adettenliği kadar boştu üzgünüm deyişlerim...Aaaa ama ama bir baktım ki gereken…

5 MEVSİM, 13 AY :):)

Resim
Bugün şunu farkettim ki en nefret ettiğim ay Şubat...Nedenini çok da bilmiyorum aslında..Böyle soğuk.. neüdüğü belirsiz...Ne şemsiyeye gelir ne bereye, ne kapısında oturmak isterim Starbucks'ın ne içinde...Böyle garip bir ay ne burcum kova  olur Şubat'ta ne ziyaretlerim hazlı..Böyle aslında tam olarak şu ki; bu ay yarım kalmış gibi...Bir senenin başından beri var olmak için yola çıkmış ta sanki sonunu getirememiş gibi...Biraz ben gibi ya...Bu yarım hali ondan gıcığıma gidiyor...

  Hiç günahı yok aslında.. O mu seçti bunu? ..Yılın, takvimlerin, döngülerin, mevsimlerin ne biliyim ben paralellerin falan fistanın  etkisi ya da sonu...Bu kadar çok sayınca aslında ne çok etkeni varmış yarım oluşunun... Benim yarım kalışıma  ( ki artık yarımdan doğmuş bir solucandan daha güçlü haldeyim şükür rabbime:) ) küçücük bir şerefsiz etken oldu...


  Böyle nasıl var ya..ımmm..şey gibi...Benle varoluşu;  güzel bir yılın Ocak ayı kadar ilk olmasa da Ağustos'u kadar sıcak, 21 Aralık kadar e…

NEYDİ? NEOLDU? NE OLACAK?

Resim
Bir sivilce...İltihap topladı...Patlayacak... Bendeki özünün tarifi bu şimdilerde...Her yeni güne  bedenimde ve zihnimde gitgide azalarak kaldığını farkettiğim bir Pazar sabahı...Bu Pazarın eskilerden farkı var elbette ki...
    Artık seninle geçirmediğim bunun için de artık üzüntü duymaktan çok hey gidi mazi diye adlandırdığım günün adı Pazar artık haftamda ve sen sivilce...Tüm gücünle dudağımın kenarında varoluşun dahi beni mutsuz kılamıyor bir Pazar sabahı'nda...

     Ah sivilce...

minnacıksın ama çok canımı acıttın hee...Başlarda tüm dünya nutella gibiydi seninle...O'na bulanmış yalanları çaldın ağzıma, kalori kalori çıktın sonradan dudağımın kenarında..Uçuk değilsin ki anasını satayım çıkacağını hisseder hissetmez dayayıp zovirax'ı ortaya çıkaracağın korkunç manzarayı ve vereceğin tahribatı engelleyeyim.Velhasıl sen çok tatlı bir nutellanın en acı çıktısı oldun...Aynada seni ilk gördüğümde dokunmak bile istemedim...Dedim ki '' Oldu mu bu yaptığın '…

AH BU BEN :):)

Resim
Bir sancıyla uyandım sabah ezanına 5 kala...Böyle bir burulma...Bir ne yediğini ne yaşadığını anımsamama haliyle yapılan atak yataktan düşmeme neden oldu... Neden sonra anımsadım ki rüyamda görmüştüm seni...Tuvalete beni zor yetiştiren adımlarımın hızıyla, seni  klozete çıkarışımın arasındaki burun farkı acılı gibi görünse de eğlenceliydi... Çok özür dilerim ama midemi bulandırmıştın ve alacağım her tür emedur ve benzeri ilaç seni bastırmak yerine daha da midemi bulandıracaktı..Bir avazda doğurması için dualar edilen bi çare kadın edasıyla bir öğürtüyle çıkardım seni içimden...

  Evet canım acıdı başta... Her yanım acıdı... Başımdan popoma kadar ..Yaşatıklarının uykumu bölecek kadar midemi bulandırması, bebek gibi görünen ama pis sakalarından daha kirli olan suratına  çarpmamak için sıktığım yumruklarımın nasırlaşması, senden kurtulmak adına yaptığı fikir çatışmalarının beynimi  yorması, sende emanet gibi duran kalbimin bir dönem atmaktan aciz kalması ve elbetteki son tanı olarak…

BİLENİ AZ DİYENİ ÇOK AŞKIN

Aşk nedir? Mesela Türk dil kurumu “Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu” diye tanımlıyor aşkı. Ama yok, hiçbir tanım tatmin etmez bizi. Çünkü hepimiz başka biliriz bu mereti. Onlarca tanıma ve üzerine yazılmış sayısız kitaba rağmen ortak bir kanıya varılamamıştır aşka dair. Neden? Çünkü çok az kişi yaşamışken aşkı, herkes iddia eder onu tattığını. Ve aşkla tanışıksız kimseler, en yoğun yaşadıkları duyguyu aşk zanneder.İşte bundandır acıyı aşk belleyenler. Yaşadığın en kuvvetli duygu acıysa eğer evvelinde, bunu bir de karşı cinsten hissedince hooop aşk acıyla eşleşir zihninde. Ama yok sevilmek ihtiyacıysa en yoğun hissin, seni sevene aşık hissedersin. Bir de entrika tutkunları vardır ki sormayın. Hem sevilmemiş, hem yalnız hem de melankolikse biri, aman allahım uzak durun ondan. Fantastik arzularının peşinde destanlaşmak uğruna yapamayacakları yok gibidir o ruhların. Daha çok sevilmek uğruna gerçek sevenini bile görmeyebilir gözleri inanın. Ya da en iyisi onu bunu bırakın da aşkın özüne bak…

KAYIP ADRES !!!

Resim
Acıya bağlanacak bir yanı kalmaz sözlerin...Onlar artık manasızlatı çünkü söylenmeye söylenmeye söylenmeyi ümit ettiği anın özlemiyle...Sen ne kadar kötüsün... Ne kadar bencil..ne kadar.. yalan...ne kadar yalancı...Sen ne kadar yabancısın...Bana senin bu hallerini düşündürecek kadar ... sen nasıl bir karanlıktasın... Ağzına almandan seni men ettiğim ismimin  artık seni  aydınlıklara çıkaramayacağı kadar dipte, kahpe bir şekilde...

   Çok şey gerekmiyordu aslında masum kalabilmek için...Bu kadar korkunç bir sen olmak çabasına hiç adım atmasaydın sen , sesinin rengi, gözünün bebeği, teninin beklediği değişmeseydi...Sen bu kadar , kimseye benzemeyecek kadar cani olmasaydın...Ben sana karşı bu kadar sessiz, bu kadar hakedişlerine karşılık insan gibi durmasaydım...Masum kalabilmek hiç de zor olmazdı...Benim güzel ellerim vardı...Eskisinden daha beyaz sana yazdıklarımın sitemine rağmen..benim güzel sözlerim vardı çok çok masumiyet kaybına sessiz kalışlarımla daha da güzelleşen, kocaman …

LAF

Laf. Atılır. Taşınır. Dinlenir. Dillenir. Dillendirir. Dinlendirir. Dinginlendirir. İçine yüklediğimiz anlam ile bir olur bir sürü yere çekilir ve her çekildiği yere de itiraz edilmeden gider. İşte böyle bir şey LAF. Küçük ama ceremesi  kısmına gelince büyük sorunlar çıkartır. Düzgün kullanılanları yılanlar ile hoş bir ilişki içerisine bile girebilir. Onlar da yılan terbiyecileridir. Ruhları kamçılar bedende değişimler yaratırlar. Onlara ayrı bir isim bulup ayrı bir olguda düşünmek lazım. Herkesin bir lafı vardır. Benim en sevdiğim laflar magandalara ve kamyoncu abilere ait. Örnek aldığım laflar bende kalsın. Ama Mevlana'nın laflarına bir bakın derim. Bir laf atmış hala devam ediyor yankıları. İnsan oğlu yaşantısı ile de bir lafı tarif etmeye çalışır. Aynı sessiz film gibi. Habersizdir ama duruş, tavır, mimik, davranış, bakış. Kısaca hepsi anlatır lafını. kimisi algılar. Kimisi algılayamaz. Kimisi yanlış anlar. Kimisi megafon gibi ne anlattılarsa bunlara, tutar bağırır algıladığı …

UĞURLAMA !!!

Resim
Her gün yeni bir gün olur.. Her gece bir öncekinin aynı... Bu gece de diğerlerinden farksız... Bir vurgunun dönüm gecesi..lakin acıtmıyor eskisi kadar... Sırf bu yüzden bu kadar aynı ve sırf bu yüzden bu kadar farklı...
Bir savaş sonrası...kalan sağlarımı toplarken bulduğum bir gece bu gece. Evrensel bir İstanbul trajedisinin yönetmen koltuğunda oturup beni koyduğun başrolü keyifle izleyişini ben esefle kınıyorum bu gece. Bu gece çok gecenin geçtiği abidik, saçma aslında...
     Ben bu gece bir başka yalnızım...Ağlamıyor,sormuyor,sızlamıyorum,sızlanmıyorum...Sen uykum gibi geliyorsun başucuma bu ay dönümünde, ben bir hıçkırık gibi terkediyorum seni istemsiz, gerekli...İstesen de engel olamayacağın bir  nefessizlikle çıkıyorum içinden...


   Senden gidişimi kutlayışım senin yaptığın gibi zeytinli martini yudumlayışlarına benzemez ama ... hatta uyandığımda pişmanlık duyacağım sözlere neden olan bir sevişmenin koynundan kaçmak ister gibi günahkarca olmaz.Bir taksi çeviririm atarım ke…

LuNaPaRk'ıMın HaYaTı !!!!

Resim
Adım nerden gelir diye düşünenlerden oldunuz mu hiç.. Ben oldum... adım anlamım...rumuzum yaşam şeklim...yaşadıklarım inanışlarım oldu hep..Işıl ışıldım hep, hayallerim kadar, sözlerim kadar sevgilerim, sevilmişliklerim gerçekleşmese de beklediğim umutlarım kadar... Küçük bir parlakken  hafta sonları zorla götürüldüğüm Lunaparklar kadar...

  Belki de bir kamyona yüklenen eşyalarımızla birlikte, çocukluğumun ve ergenliğe geçişimin tüm hatıralarını yaşayacağım şehre tayin olmuş bir memur çocuğu olmakla 1-0 eksik başlamıştım hayata...ya da önde ..

  Gözyaşlarıyla ayrıldığım İstanbul'a 8 yıl sonra dönüşümde tayinimin şehrinden de ıslak gözler ve yaşanmışlıklarla dolu bir yürekle döneceğimi kestiremezdi o zamanki aklım... Döndüğümde gördüğüm şuydu : bir kez koptun mu bir yerden geri dönüşte çok şey değişiyor, çok şey yok şey oluyor...Tıpkı kovulduğunuz ya da vazgeçtiğinizi sandığınız bir kalbin kapısından o ve ya bu nedenle tekrar girdiğinizde eski ritminden eser kalmadığına tanık ol…

SOBEE

Resim
Dokunsalar ağlarım..dokunmasalar dostlardan sakladığım yalnızlığıma acırım...
      Utanırım ;
      Seni bana soranların mahçupluğundan çok
      veremediğim cevapların sancısından , verebildiklerimin yalancılığından... Utanırım...çok  çok..

        Bir zamanlar, ben çocukken, kalbim de bir çocuğun ki kadar incinmemiş, ritmi takdir-e şayan atarken
oyunlar oynanırdı mahallemizde...Dokuz taş, yakan top, saklambaç, istop, ip atlama, bisikleti direksiyonsuz kullanma, çelik-çomak....bir de Sobe..oynardık...Çok çok oynardık... O zaman çocuktum...Yenilsem de kırılmaz , yine oynardım... Bilirdim oyunlar  acıtmazdı çocukken...

      Babam akşamları işten dönerken annem balkondan seslenişleriyle zor alırdı beni içeri... O kadar ki oynardım..Oyun... Babam hep elleri dolu gelirdi akşamları.. ve beni oyundan tek alıkoyabilen şey babama olan çocuksu düşkünlüğüm bir de acaba bana bu akşam ne aldı coşkunluğumla koşarak onu karşılamam ve koluna girip arkadaşlara eyvallah deyişimdi... Eve girdiğ…

BİR İHANETİN ANATOMİSİ

Herkes bir parça ben, herkes bir parça sen, herkes biraz anlar herkes biraz anlamaz... Herkes bir parça psikolog...Herkes bir parça bilmiş, bir parça kaile almamış bu aralar...

   Her düşüncem biraz geçmiş, her sıkıntım biraz terk etmiş arada sırada yoklama vaadiyle...Her şey her şey gibi...Sıradan.. Sen her şey gibisin herhangi bir şey kadar herkesin elinde ,dilinde, bilmem neresinde olabilecek kadar aleladesin bu aralar...

    Kansersin...Kanserimsin...3. evre...Önceleri her şey yolundaydı. Gayet sağlıklı, şen, gülen,güldüren, sıkıntısız sayılabilecek bir hayatın baharını bahar, kışını kış  hele ki yazını en yaz şeklinde yaşardım.

   Sonra o en yaz olan yazlardan 2007 Ağustos sonuydu hücrelerime girişin farkında olmadan. Beklemeden...
Eylül 23...Ve artık senle yaşamaya başladım yine bilmeden... En sinsi türündendin ve nitekim farkedilmedin...

   Herkesin başına geliyordu. Ve ben onlar adına üzülüyor, elimden geldiğince yanlarında olmaya çalışıyordum...
   Hep nasıl olur ya Allah…

SEVGİLİLER GÜNÜ KATLİAMI

Yine bir 14 Şubat ...Yine manasız mıçmıçlıklarla sarılmış bir çevre... Bu yıl sadece artık seninle olmayışımın  ilk 14 Şubat'ı olmasının dışında ızdırap veren bir durum yok..kaldı ki varken de önemsemediğimiz bu günün tek acı yanı senin olmayışın ve bu yıl kimin yanında oluşunu düşüdüğüm bir kaç andan başka hatırlanılacak hiç bir verinin olmayışı...

  Notlar yazardım sana hep..Güzel zarflar , renkli kağıtlar arasında en naif duran şeyin sözlerim oluşu gerçeğini senin  defalarca ve aşkla okuyarak şereflendirdiğin... Uyanır uyanmaz tek ayağımdan uykuda çıkarmış olduğum çorabım, paçası dizime kadar sıyrılmış pijamam , kalan ve tek yarımdan ibaret olan sığ aklımla kütüphaneye koştum...Yıllarca bana yazdığın  notları  , henüz yırtma asaletini beceremediğim bir kaç fotoğrafı ve bir de geçen yıl 14 Şubat 'da bu yıl yazmak için aldığım süslü kağıt ve sade zarfı bulup , kabahat işlemiş bir çocuk edasıyla anneme yakalanmadan çantama koydum...

  İşe geç kalmış olmanın verdiği belki ge…

İyi Hissetmek

Resim
İyi hissetmek. Hiç bir şey düşünmeden bütün dertlerden uzak gerçekleştirilebilecek bir olgu mu? Yada iyi hissetmek bir olgu mu? Siz kendinizi nasıl iyi hissedersiniz? Ben çevreme sorduğumda bazıları en iyi anını hatırladığı söylüyo. Bazıları sevdiği insanı düşününce cevabını verebiliyo. Saçma sapan cevaplardan da örnekler vermek isterdim ama nedense şu anda aklıma gelmesi an meselesi bile değil. Aptal aptal beklemektense kalemin götürdüğü gibi yazmaya, yani benim için gördüklerimi, düşüncesizce düşüncelendirilmemiş düşünceler gibi değilde aslın düşünlendirilen gerçekliği gibi, yani kalemin aktığı gibi yazmak. Benim iyi hissettiğim ikiliden birisidir ayrıca yazmak. Sİzde deneyin, iyi hissedebilirsiniz. İyi hissettiğim diğer bir şeyde daha adı konulmamış bir film. Rol arkadaşımın mantıksal hayat döngülerinde bir yer edindirirsem düşüncelerimi filmin adı konulcak ama hala aynı tas aynı hamam. Ben ona sadece başka bir filmin karakteri ile sesleniyorum. Şimdilik. İyi hissetmek. Kim bilir …
Resim
Anlamaya çalıştığım her kadının, anlaşılmaz tavırlarının tenimde bıraktığı izler sonucu artık bukalemun olmama ihtimalimin kalmadığını düşünüyorum. Görüntümün tam olarak ne zaman dönüşeceğimi bilemiyorum ama ruhumun tepkimeleri artık bi acayip. İsim bile bulamadım bu yaşadığım sendroma. Siz bi isim takarsınız zaten. Takın. Eskilerden Kurt Cobain de ne güzel demişti tak bana dostum. Neyse bu yazı kadın erkek ilişkileri ile ilgili. Arkadaş kazığı ile değil. Anlaşılmaz bir bütün olan kadınları  anlatmaya çalışmak gibi bir aptallıkta yapmıyorum ayrıca. Ben sadece bende ki etkilerini paylaşıyorum.Az kadı ama. Yakında gider bir botanik bahçesi bulurum kendime. Neyse. Dönüşünce anlatırım daha eğlenceli olur.

Sessizce

Kesik kesik sözcükler yankılanıyordu kulaklarında. Söylenmemiş şeylerdi. Yarım kalmışlar, ama çoğunlukla anlamsızlar. İkisi de böylesi bir sessizliğe ihabet etmeye cesaret edemiyordu. Uzandıkları yeşillik çok ıssızdı. Öyle ki birbirlerine rağmen kimsesiz hissediyorlardı kendilerini. Bir yerlerde unutulmuş ve sonra hiç hatırlanmamışlar gibi. Ruhları yanlış bir akıntıyla sürükleniyordu. Adamın gözlerinde bir damla yaş belli belirsiz. "Niye hep ölüyorsun?" Anlamsız fısıltıların arasında kaybolup gideceğini düşünerek açmıştı şom ağzını. Kadının duyduğu açıktı, ama tepki vermiyordu. Gözleri kapalıydı. "Çünkü sen izin veriyorsun" dedi kadın adama hiç bakmadan. Ellerini kafasının ardında kavuşturmuş, sanki orada değilmiş gibiydi. Sessizlik oldu, bir kaç kuru yaprak savrulurken yanlarından. Üzerlerine koca bir gölge düştü. Sonra doğruldu adam. Gözlerinde tedirginlik, zihninde karmaşayla vardığı kararla, yakaladı kızın elini. Kadın ilk kez açtı gözlerini ve adama dikti. &qu…

ÖLDÜRDÜĞÜM YAŞIYOR

Siz hiç katil olarak uyandınız mı güne? Kanlı bir cinayeti, ellerinizde kan olmadan işlediniz mi hiç? Ben işledim. Uykumun orta yerinde hem de. Ellerimle boğdum bir hemcinsimi. Güçsüz, sürekli ağrıyan ellerimle hem de. Kan gelene kadar sıktım gırtlağını. Kanı yüzüme kadar fışkırıyor, bense hala sıkıyordum gırtlağını var gücümle. Ellerimin arasından yüzüme sıçrayan kanlar birer damla olup akıyordu gözlerimden yaş yaş. Bana kan ağlatanın, kanını boşaltıyordum şah damarından gecenin bir yarısı. Ama rahatlamıyor, aksine o kanlar gerçekten gözümün yaşı oluyordu. Öldürmek istemiyordum onu. Ama öldürüyordum.
Ağlayarak kalktım yatağımdan. Evden çıktım; içimde bir korku. Sahilde yürüdüm biraz;içimde bir ürperti. Ofise gittim; içimdeki artık bir kuşku; o yaşıyor mu? İyi mi ki? Sağlığı yerinde mi? Siz hiç size kan ağlatanı rüyanızda öldürüp sabahına yaşıyor mu diye aradınız mı? Aramayın. Emin olun ki yaşıyordur. Ve tüm yaşadıklarından sizi mesul tutuyordur. Okuduğunuz tüm lanetleri alın geriye.…

Akıl Hastahanesinin Hatıra defterinden | Yine

As olan ruhtur. Diyebilen yada bu olguyu kavrayabilenler okusun bu yazının devamını. Algılayamayanlar okusa bile deli saçması gelir. Boşa zaman kaybederler. Uyandırim. Bu uyandirim lafı Akdeniz menşeilidir. Özledim piçi. Bu yazacaklarımın bir çoğu Kızıl derili felsefenin çemberinde dolaşan düşüncelerdir ama olmayabilir de. Tam olarak neyi anlattıklarını kavrayacak kadar olgunlaşamadım. Ben anladıklarımın iz düşümlerini yansıtıyorum sanırım. Sonuç olarak bu bedende bi ruhun geçici konağı. Biz mecburi birlikteliklerin çekilmez kısımların tatlılığında yaşıyoruz.
       Ortam, ambiyans, durum güncellemeleri. Yani futbol maçı izleyen insanlar vs. Arenada gladyatörleri izleyenler. Bir partide çılgınlar gibi dans edip kafayı tutturan insanlar vs. şu eski meşhur Ad kavmi. İbadethanede toplanıp yaşadıklarını çözmeye çalışan insanlar vs. ?. Gazoza ilaç atan nuri alçolar vs. Subliminal mesajlarla beyin yıkayan subliminatörler. Kim, kime hizmet etmek için yaşıyor? Yunanlılar eminim ki götlerinden…

BEYAZ SABAHLAR İZMİİİİRRR :D

Sabah gözlerimi açtım ve daha yatağımdan kalkmamıştım ki bir telefon görüşmesi yaptım. Ama ne telefon görüşmesi! Yatağımdan yüzyıllarca çıkamayacakmış gibi hissederken telefondan gelen dostun sesi “kar yağıyor” dedi. Ve ben o anda balkondaydım. İzmir’de hiç görmediğim kadar çok kar tanesi, aynı anda dans edip bembeyaz paraşütler gibi salına salına yere vuruyordu. Telefonu kapatıp içeri girdim “ Günaydııııınn, hadi kalkın size bir şey göstericem.” Yataklarından çıkardığım ev ahalisini balkona topladım. Yüzlerindeki çocuksu heyecanı size tarif etmem mümkün değil. Titreye titreye de olsa seyrettik bir süre karın salınışını.
Ofise gitmek için sıkı sıkıya giyinip çıktım evden. Yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Yolda gördüğüm diğer insanlarda da öyle. Hatta delikanlının biri önce karlara sonra bana öyle bir baktı ki gülerek, sanki o karlardan birer bomba yapıp üzerimde patlamasını hayal ediyor gibiydi. Sahile vardığımda tüm ağaçların ve çimlerin karlarla kaplı olduğunu görmek içimde on m…